Erbakan’dan kaçıp Erdoğan’a tutuldular

Perşembe günü Türkiye’nin demokratikleşme tarihinde önemli bir başlangıç yaşandı.
28 Şubat olağanüstü sürecine neşter vuruldu.
Milyonlarca insanın fişlendiği, milyonlarcasının öldürülmesinden bahsedildiği, Başbakan’ın aşağılanması maksadıyla bir teğmen tarafından tokatlanmasının planlandığı, tankların yürüdüğü, hükümetin düşürüldüğü, binlerce insanın mağdur edildiği, üniversitelerin kışlalaştığı, partilerin kapatıldığı, şirketlerin mimlendiği, milyarlarca doların buharlaştığı, ülkenin krizden krize girdiği, millet ve devlet olarak dünyaya rezil olduğumuz olağanüstü sürece neşter vuruldu.
28 Şubat’ta yaşananlar post modern darbe olarak nitelendirildi.
Oysa o, silahlı darbelerden daha etkili ve daha uzun süreli bir darbe idi.
Silahlı darbe yapanlar birkaç sene içinde yönetimi sivillere devrettiler. Ama 28 Şubat postmodern darbesinin kalıcı olması planlanmıştı. Bin yıl sürecek söylemi sürekliliğini vurguluyordu.
Sürece askerler öncülük ediyordu ama tek fail asker değildi.
Sürecin fitilini Refahyol hükümeti kurulduktan üç ay sonra ABD ateşlemişti.
ABD Erbakan hükümetinden kurtulma işareti vermişti.
Sonrası tamamıyla teferruattı.
İftar yemeği, Libya ziyareti, Sincan’daki Kudüs Gecesi, Aczimendiler, F. Şahinler hepsi işin tuzu biberiydi.
Türkiye’de yükselen bir dindarlaşma ve dindarların siyasette, tabiî ki yönetimde söz sahibi olmaları ve bölgedeki dengelerin bozulması söz konusuydu.
Erbakan Başbakanlığındaki 54. hükümet cumhuriyet tarihinin en başarılı hükümetlerinden biriydi. Türkiye toparlanıyor, kendine geliyor, dünyaya açılıyor, gelişiyordu. Dahası müesses nizamdan beslenen kimi çevrelerin hortumları kesiliyordu.
Üzücü olan ise ülkenin gelişmesine, kalkınmasına, büyümesine, itibar sahibi olmasına dünyada söz sahibi olmasına engel olmaya çalışanlar bu ülkenin aymaz çocuklarıydı. Aslında eylemleri için daha ağır bir ifade kullanmak lazım ama ben hafifleterek aymaz diyorum.
Bu aymazlıkları yöneten askeri kanat hakkında iki gün önce gözaltılar başladı.
Evet, 28 Şubat ile yüzleşmemiz lazım. Lakin bu yüzleşme askerle sınırlı kalırsa sadece buzdağının görünen kısmıyla yüzleşilmiş olur.
Sürecin bütün failleriyle yüzleşmemiz lazım. Bir intikam duygusuyla değil tabiî ki. Ülkeyi, ülke insanını zarara sokanlardan hesap sorulmalı ki bu işe heveslenenlere ders olsun. Yani geçmişimizi temizlemeliyiz ki geleceğimizi güvence altına alalım.
Mesela ‘Bizi Demirel teşvik etti pişmanız’ diyen ve beşli çete olarak anılan, Türk-İş, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, İşveren Sendikaları Konfederasyonu, DİSK ve Türkiye Esnaf Konfederasyonu’nun o günkü yetkilileri de hesap vermeliler.
Kimseden talimat almaması gereken, dönemin Adalet Bakanı’nın uyarısına rağmen Genelkurmay’a koşarak askerden brifing ve talimat alıp hukuku çiğneyen, ceza yağdıran ve partiler kapatan hakim ve savcılar mutlaka hesap vermelidirler.
Devlet içindeki kalkışmayı zamanında ilgililere haber vermeyip seyreden istihbaratçılar hesap vermelidirler.
Sürece destek veren bürokratlar hesap vermelidirler.
Süreci meşrulaştıracak her türlü yayını yapmaktan imtina etmeyen medyadaki uzantıları da hesap vermelidirler.
Ülkenin bağırsakları temizlenmeli ki sağlığına kavuşsun.
Tekrar ediyorum intikam duygusuyla değil gelecek nesillerin güven altına alınması için bu temizliğin yapılması şarttır.
Ergenekon, 12 Eylül, 28 Şubat davaları ülkenin normalleşmesinin ve sağlığına kavuşmasının işaretleridir.
Kimsenin rahatsız olmaması lazım. Ağır yaralar almış ülke tedavi ediliyor.
Demokrasiyi tehdit eden habis urlar temizleniyor.
Koltuklarının ebedi kalacağını zannedenler aldıkları bedduaların arşa yükselmediğini mi zannediyorlar?
Alma mazlumun âhını çıkar aheste aheste.
Ayrıca öngörüleri de berbatmış.
Erbakan’dan kaçayım derken Erdoğan’a tutuldular.

You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a Reply

*

cikcik tivitır