Grass’ın çığlığı

Akit de olmasa; Akit’in tecrübeli diplomasi muhabiri Ertuğrul Cesur da olmasa, haberimiz olmayacaktı. Özellikle iri medya organlarımız, sözkonusu “İsrail’in gerçek yüzü” ise suya sabuna dokunmamayı yeğliyor nedense! Oysa bugün Almanya’da Türkiye ile birlikte tüm Ortadoğu’yu ilgilendiren ilginç “olay” cereyan ediyor. Bu “olay”, bir taraftan bizimkilerin her fırsatta örnek gösterdiği Batı’nın “aydın özgürlüğü”nün sınırını ortaya koyarken, diğer taraftan gündemimizdeki “nükleer tehdidin” asıl adresine işaret ediyor.
Akit’ten Ertuğrul Cesur’un haberleriyle gündemimize getirdiği “olay” şu: Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Alman Yazar Günter Grass, “Was gesagt werden muss” (Söylenmesi zorunlu olan) adlı bir şiir yazıyor. Dizelerine “Neden susuyorum ki? Apaçık ortada olan bir şey hakkında çok uzun süredir suskunum…” diye başlıyor Grass. İsrail’in büyüyen bir nükleer tehdit olduğunu ifade ederek, şimdiye kadarki suskunluğunu Alman olmasına bağlıyor: “İsrail’in zaten pamuk ipliğine bağlı olan dünya barışını tehlikeye attığını şu yaşlı halimle ve son damla mürekkebimle neden şimdi söylüyorum? Çünkü söylenmek zorunda, çünkü yarın çok geç olabilir, çünkü biz büyük bir suçun tedarikçisi olabiliriz.” Almanya’nın İsrail’e nükleer denizaltı satmasını eleştiren ve Batı’nın ikiyüzlü olduğunu belirten Grass şiirinin son dizelerinde, İran’ın nükleer tesislerinin olduğu kadar, İsrail’in nükleer potansiyelinin de uluslararası bir kurum tarafından sürekli olarak denetlenmesi ve hükümetlerin buna izin vermesi halinde bölgede barışın mümkün olabileceğine dikkat çekiyor. Sen misin bunları yazan! Grass bugün Almanya’da linç ediliyor adeta. Son olarak Göttingen Üniversitesi kampusu bahçesindeki Grass ve kitaplarını yayınlayan yayınevi tarafından yaptırılan bir anıt Siyonistlerin hedefi oldu. İki metre yükseklikteki anıt üzerine yapılan karalamada Grass “Nazi” olmakla suçlanarak, “Kapa çeneni Günni” diye yazıldı. İsrail, Grass’ı istenmeyen adam ilan etti. Yahudi lobisi Merkel’den Grass’ın kellesini istiyor. Grass’a yönelik tepkiler, geçmişte eski Hür Demokrat Parti (FDP) yöneticilerinden Jürgen Möllemann’ın başına gelenleri anımsatıyor. 2002 yılında İsrail’in Filistinlilere yönelik katliamlarını eleştiren Möllemann, “Filistinlilerin yerinde olsam ben de kendimi hem de şiddet yoluyla savunurdum” diyerek Filistinlilerin intihar saldırısı yapmalarına hak vermişti. Bunun üzerine Almanya’da antisemitizm tartışması yaşanmış, Möllemann’ın başına gelmedik kalmamıştı. Çok geçmeden 2003 yılında Möllemann paraşütle atlarken geçirdiği kazada yaşamını yitirdi. Fakat kimse olayın kaza olduğuna inanmadı. Gerek Grass olayı gerekse Möllemann olayı dünyada asıl tehdidin ne olduğunu ve  Batı’nın bu tehdide nasıl çanak tuttuğunu net bir biçimde ortaya koyuyor. Tüm bunlara rağmen bizim aydınlarımız, sanatçılarımız, yazarlarımız her fırsatta dindar Müslümanların aleyhine “mahalle baskısı” tartışması başlatıp, “Bakın Batı’da böyle mi” diyebiliyor; Terör örgütüne yardım ve yataklıktan içeri atılmış isimler üzerinden “gazeteciler, akademisyenler tutuklanıyor” yaygarası kopararak, bu yaygaralarında Batı’yı kendilerine kalkan yapabiliyorlar. Haksızsak bu tespitimizde, Grass’ı da yazsınlar da görelim. Ama yok… “Bizim aydınlar”ın gündemi çok farklı. İşte, piyanist Fazıl Say. Şimdi de ezan ve Kur’an’daki Cennet tasvirine hakaret ediyor. Daha önce de benzer küstahlıklar sergilemişti. Dünyayı İsrail tehdidine karşı uyaran Grass’ın tavrı ile İsrail lobisi gibi çalışan Say arasındaki fark, “bizim aydınlar”ın ahlak sorununu gözler önüne seriyor. Al işte… Ertuğrul Özkök’lerin Türkleri “İskoç şato”suna akredite etme “şekillerine” bakar mısınız? Hürriyet ve Milliyet’in “alkol aşığı” yazarları Ertuğrul Özkök, Mehmet Yakup Yılmaz ve Günevi Civaoğlu, İngiliz içki şirketi Diageon’un davetlisi olarak İskoçya’ya gidiyor. Bir şatoda ağırlanıyorlar. Türk basının “güzide üç aydın ismi” bolca içki içmenin yanı sıra etek giymenin de tüm inceliklerini öğreniyorlar. (Bir zamanlar dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in emrinde olduğunu ve bunun demokrasinin de bir gereği olduğunu söyleyen eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’e fotoşopla “etek giydiren” Özkök, eteği bizzat kendisi giyiyor.) Bu üçlü Türkiye’ye döndükten sonra da köşelerinden şirketin ve içki aleminin bir güzel reklamını yaptılar. Hürriyet’in dün “Etek tadında” başlığı altında aktardığı sözde haberde şu ifadeler yer aldı: “Ertuğrul Özkök, Günevi Civaoğlu ve Mehmet Yılmaz önceki hafta sonunu İskoçya’da bir şatoda geçirdiler. İskoçya’nın ünlü viskisini tattılar, geleneksel İskoç eteği giydiler. Üç gazetecinin kaderlerinde viskiden başka İskoç eteğinin giyimini de tatmak varmış. Üçü de eteği yadırgadılar ama çabuk alıştılar ve bu giysinin son derece rahat olduğuna karar verdiler.” Özkök de, bu “alem”e ayırdığı köşe yazısında tam 19 kez “viski”; 9 kez “içki”; 3 kez de “şarap”tan söz etti. “Bir gazeteci kaç yaşında içkiye başlar?” sorusuna Güneri Civaoğlu şu cevabı verdi: “Ankara’da evimizde, akşam yemeklerinde hep şarap vardı. İlk şarabımı, 12-12 yaşımda evimizde içtim.” Mehmet Yakup Yılmaz ise “15 yaşımda zafiyet geçirdim. Doktor ‘her akşam bir kadeh kırmızı şarap içeceksin’ dedi. O günden beri doktor tavsiyesiyle içiyorum” derken, Özkök “İçtiğim ilk içki Tekel birasıydı. İzmir’de İnciraltı’nda bir Pazar günü içtim. 11-12 yaşındaydım” diye anlattı. Bakar mısınız “aydın yazarlarımız”ın hallerine? Bunlardan bu milleti, bu memleketi geçtik… İnsanlığa ne hayır gelir ki?

You can leave a response, or trackback from your own site.

Leave a Reply

*

cikcik tivitır